• DOLAR
    5,3945
    % 1,08
  • EURO
    6,0851
    % 0,14
  • ALTIN
    214,2452
    % -0,62
  • BIST
    89.490,32
    % -2,07
Altın Elbiseli Adam

Altın Elbiseli Adam



Bilinen Türk Tarihi

Türk tarihini yazanların, asıl konuya “Büyük Hun İmparatorluğu” ile girmeleri neredeyse bir gelenek halini almıştı. Oysa, bir milletin varlığı, bağımsız bir devlet haline gelmesinden, hele bir cihan imparatorluğu kurmasından sonra başlayamazdı. Tarihçiler bunu hatırlatıyor, ama imparatorluğun kurulmasından önceki dönemler hakkında yeterli bilgi veremiyorlardı. Biraz geriye gidince Türk oldukları anlaşılan Sakalar’a, büyük bir Türk hükümdarı olduğu bilinen efsane kahramanı Alp Er Tunga’ya, daha da önce (M.Ö.1050) Çin’e akın ettikleri ve burada Chou (Çu) Hanedanını kurdukları anlaşılan bir Türk kavmine rastlıyorlardı.

M.Ö. 7. yüzyılda ölen Alp Er Tunga’nın, halkı tarafından çok sevilen bir Türk hakanı olduğu kesinlikle biliniyor, ama bu hakanın yönettiği devlet hakkındaki bilgiler bulunamıyor ya da bu bilgiler çok yetersiz kalıyordu. Bu nedenle tarihçiler, Türklerin ırk özelliğini ve anayurtlarını tanıttıktan sonra Türk tarihini anlatmaya, Türklükleri her bakımdan ispatlanmış olan Büyük Hun İmparatorluğu‘ndan başlıyorlardı.

Bugüne kadar ilk Türk siyasî kuruluşu olarak kabul edilen Büyük Hun İmparatorluğu ile ilgili en eski yazılı belge, M.Ö. 318 yılından öteye gitmiyordu. Bu, Hunların komşu bir devletle yaptığı bir anlaşma belgesidir. Türklerin tarihî devri, en erken işte bu dönemde, yani M.Ö. 318 yılında başlatılıyordu. O tarihte bir antlaşma imzalayan bir devletin ondan önceki dönemi karanlıktı. Büyük Hun İmparatorluğu M.S. 58 yılına kadar devam etmiş, bu tarihte Güney ve Kuzey Hunları (Doğu ve Batı Hunları) olarak ikiye bölünmüştü.

Bu kadar büyük ve uzun Ömürlü bir devlet kuran Hunlardan kalma yazılı belgeler de yoktu elimizde. Oysa Hunların, hele Batı Hunlarının kendi yazıları olduğunu, kendi dillerinde yazışmalar yaptıklarını çok iyi biliyoruz. Yazılı belge olmadığı gibi, medeniyet seviyesinin ve hayat tarzının göstergeleri olan kalıntılara, eserlere de, yakın zamanlara kadar rastlanmamıştı. Yakın zamanlara kadar en eski Türk anıtları olarak “Orhun Anıtları“‘nı, Türk yazı dilinin en eski örneği olarak ta bu anıtlardaki yazıları ve Yenisey Kitabelerini biliyorduk. Bunlar da bizi ancak onüç asır öteye götürüyordu.

Destanlarımız da tarihini bildiğimiz Türk devletlerinin kuruluş dönemlerinden daha ötelere pek uzanmıyordu. Oğuz Kağan Destanı Hun Türklerinin, Manas Destanı Kırgız Türklerinin, Ergenekon Destanı Gök Türklerin idi. Öteki destanlarımız ise yine tarihlerini bildiğimiz Türk kavimlerine aitti ve bizi o Türk devletlerinin yaşadığı devirlerden daha uzaklara pek ulaştırmıyordu. 4000 yıllık bir tarihimiz olduğunu söyleyip yazarak gurur duymak, ama somut delillerle 2000 yıldan öteye gidememek üzücü bir durumdu.

Yabancı yazarlar bu durumu kestirme ama tutarsız bir hükümle açıklıyor “..Çünkü Türkler göçebe millettir, göçebe milletler büyük medenî eserler bırakmaz” diyorlardı. Kendi tarihçilerimiz elbette makul ve ilmî sebepleri anlatıyorlardı ama, bu gibi konularda gözle görülen, elle tutulan somut belgelere ihtiyaç duyuyorlardı.

2500 yıl önceki Türk yazısı

Türk tarihinin parlak geçmişine belge ve anıtlarla, atalar yadigârı kurganlarla ışık tutan coğrafî bölgelerden biri İşık Göl civarıdır. Türk yazı dilini 2500 yıl öncesine götüren belgede, Alma-Ata’nın 50 km. kadar yakınında, İşık Göl civarındaki Esik kurganında bulundu.

Mezarın içinde bulunan eşyalar göz kamaştırıyordu. Her şeyden önce göze çarpan, ışıl ışıl parlayan bir altın elbise idi. Ama bu, herhangi bir altın elbise değildi:

Taçlı başlığında tuğlar ve oklar vardı. Belindeki kemerinin solunda bir kama, sağında bir kılıç asılıydı. Başlığın alın hizasında koç, geyik ve at kabartmaları bulunuyordu. Bu kabartmalara kemerde, kama kılıfında ve öteki eşyalarda da rastlanıyordu. Çizmesinden başlığına, çorabından kemerine ve silahlarına kadar her şey saf altın idi!

Ceket, yüzlerce üçgen altının yine altın tellerle birleştirilmesinden meydana getirilmişti. Çorabın çizme ile diz kemiği arasında kalan kısmında yine üçgen parçalar, çizmede ise dörtgen parçalar vardı. Altınları saydılar: Tam 4800 parça! Bugüne kadar Mısır firavunu Tutankamon’un mezarından sonra en çok altın bulunan bir mezar idi.

Bu mezar kimindi! Altın elbise kimindi? Bu sorulara cevap bulmak’için öbür eşyaları incelemeye başladılar. Altın elbiseden başka tabaklar, vazolar, kepçeler, ayna ve tarak kılıfları, gümüş kaşıklar ve tabiî Altın Elbiseli Adam’ın kemikleri de vardı. Bütün bu eşyalar ilk bakışta kurganın pek eski devirlere ait olmadığını, bir Türk tiginine ait olamayacağını düşündürüyordu. Ama bu, şartlanma sonucu yürütülen bir tahmindi.

Eşyaları incelemeye devam ederken, arkeoloğun birden gözleri parladı. Gördüğü şeye elini uzatırken parmakları titriyordu. Gördüğü şey, ışıl ışıl altınların yanında en son farkedilen, yarısı iyice kararmış bir gümüş tabak idi. Geniş ağızlı bir kâse, hatta bir bardak da denilebilirdi. Kazak tarihçi bu gümüş eşyanın bütün o altınlarla, o altın elbise ile karşılaştırılamayacak kadar değerli olduğunu hissediyordu. Çünkü gördüğü şeyin üzerinde yazı vardı! 26 harften oluşan iki satırlık yazı!

Haberi Sovyet ve dünya kamuoyuna ilk defa duyuran “Komsomolskaya-Pravda” nın deyimi ile, bu iki satırlık yazı, “sağır-dilsiz olan eski çağı dile getiriyordu.” 26 harflik ve iki satırlık yazı, bir süre sonra, kurganda bulunan bütün altınları gölgede bırakarak, tarihçinin gözünde bir ışık gibi parladı, Türk tarihinin milâttan önceki yüzyıllarını aydınlattı.

Yazı, Orhun alfabesinin harfleriyle yazılmıştı. Rünik yazı idi. Yani, fırça ile yazılan Çin yazısı değil, çelik kalemle ağaca, taşa, madene kazılarak yazılan Türk yazısı. Etki Türk damgalarında görülen şekillerden çıkma bir yazı! Gök-Türklerden mi kalmıştı? Hayır. Sovyet Türkologları yazıyı okumakta gecikmediler. Bu iki satırın anlamı şu idi:

Han’ın oğlu 23’ünde öldü, Esik halkının başı sağ olsun.

Yazıyı okumaya çalışan tarihçi önce ve kolaylıkla “üç utız (yirmi üç)” sayısını, sonra “Khan uya (Han oğlu)” kelimelerini söktü. Yazı gibi lisan da Gök-Türkçe’ye benziyordu. Bu tespiti yaptıktan sonra bütün kelimeler bir anda çözülüverdi. Başka eşyaların üzerinde yazı yoktu. Tabağın ya da yayvan kâsenin dibindeki bu iki satır yazı ise eski Türklerin inancına ve âdetlerine çok uygun düşüyordu. Eski Türkler Gök-Tanrı’ya taparlar ve su içtikleri, çorba içtikleri bardak ya da kâseyi göğün sembolü sayarlar, onun koruyuculuğuna inanırlardı. Onun için de ölünün mezarındaki su kabında ya bu anlamda bir motif, ya da sagu (ağıt), niteliğinde birkaç söz bulunurdu. Peki, bu genç ölü hangi kağanın oğlu idi? Kimdi bu tigin? Ne zaman yaşamıştı?

Yapılan radyo-karbonik tahlilden, Orhun hurufatı yazının M.O. 5. yüzyıla ait olduğu anlaşıldı.

M.S. 8. yüzyıl başlarında (720-735 yıllarında) dikilen Orhun anıtlarındaki kitabeler hem yazı, hem konuşma dili olarak çok işlekti. Yüzlerce yıldan beri işlenegeldiği anlaşılıyordu, ama daha eskilere ait Orhun hurufatlı yazılar, metinler pek bulunamıyor ve en eski Türk yazısı olarak, Orhun, Yenisey kitabelerindeki yazıyı buluyor ve orada kalıyorduk.

Hun Türklerinden kalan bazı eşyalardaki yazılar da maalesef henüz okunamadı. Altın Elbiseli Adam’ın mezarında bulunan iki satırlık yazı, Orhun yazısının en az 2500 yıl önce de kullanılan bir Türk yazısı olduğunu ortaya çıkarmış bulunuyor.

Bizler, tarihçiler bu kurganda bulunan gencin kim olduğunu, adının ne olduğunu belirleyene kadar O’nu “Altın Elbiseli Adam” olarak anmaya devam edeceğiz.

Kaynak: Refik Özdek

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Haber bülteni