Sultan II. Mustafa, 6 Şubat 1695’de amcası, II. Ahmed’in öldüğünü öğrenir öğrenmez, kimseden davet beklemeden, Edirne Sarayı’nda taht odasına geçti, tahta oturdu ve devlet ileri gelenlerini çağırarak biat etmelerini sağladı.

Davet almadan acele tahta çıkmasının sebebi, taht üzerindeki rekabet idi. Ölen padişah II. Ahmed’in oğlu İbrahim henüz bebek çağında, beşik çocuğu idi. Tahta çıkarılması halinde, onun adına saltanat sürmek isteyenler vardı ve bunlar tahta çıkma hakkının onun olduğunu söylüyorlardı. Fakat, veliaht Mustafa’nın babası, daha evvel padişah olan ve sonra tahttan indirilen IV. Mehmed idi. Hükümdarlık yapmış büyük kardeşin oğlu ve hanedanın en büyüğü olduğu için, ananeye göre hükümdarlık hakkı onundu. Bu hakkını kaptırmamak için acele etmişti. Babası IV. Mehmed’in padişahlığı sırasında sevilen bir şehzâde idi. İyi eğitim görmüş ve korkusuz yaşamıştı. Hayat görüşü ve yönetim tecrübesi de vardı.

Tahta çıkışından üç gün sonra Edirne’de bir hatt-ı hümâyûn yayınladı. Bir çeşit siyasî program niteliğinde olan böyle bir hatt-ı hümâyûn o güne kadar hiçbir padişah tarafından yayınlanmamıştı. Bu meşhur hatt-ı hümayununda hem devletin zayıf taraflarını, hem de kendisinin ne yapmak istediğini açıkça, önceden belirtiyor, babasını dahi tenkid ederek şöyle diyordu:

“Padişahların herhangisi zevk, sefa ve rahat uykusuna düşmüş ise, onların elleri altında olan Tanrı kulları rahat ve huzur görmemiştir. Biz bundan sonraki hayatımızda zevk ve sefayı kendimize haram eyledik. Pederim merhum sultan zamanından bu ana kadar padişahlann zevk ve sefaları, ihmal ve tekasüilerl yüzünden düşmanlar etrafımızı sardılar, memleketimize girdiler. Nice ümmeti Muhammed’in erzakın! yağma ve ehlü lyâlini esir ettiler. Binaenaleyh, Âvn-i Rabbanî ile onlardan intikam almak için, bizzat hareket etmek üzere, gazaya külü niyet eyledim.”

Sultan II. Mustafa’nın değersiz sadrazam ve vezirleri yerlerinde tutmayacağı belliydi. Henüz 31 yaşında, cesur ve bilgili olan bu padişaha daha ilk günlerindeki bu kararlılığı ile başta sadrazam olmak üzere birçok veziri korkutmuştu. Fakat, sadrazamın azlini daha uygun bir zamana bıraktı. Yalnız ona (Sürmeli Ali Paşa’ya) bir hatt-ı hümâyûn göndererek şöyle dedi:

“Bizzat sefere gitmem mi, yoksa Edirne’de kalmam mı devlet için muvafıktır? Allah rızası için meseleye şahsî dâvâları karıştırmayıp doğrusunu bildir!”

Sadrazam bu hatt-ı hümayûna verdiği cevapta, padişahın bizzat setere çıkmayıp Edirne’de kalmasının daha iyi olacağını söyledi.
“Padişahın sefere çıkması ağırlıkları dolayısiyle masrafları arttırır, ayrıca bir bozgun olursa ‘Mağlup padişah’ sayılırsınız.” diyordu.

Padişah ise kararlıydı ve ona şu cevabı verdi:
“Bana ağırlık ve hazine lâzım değil. Yerinde kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna bezlederim (esirgemem). Her ne deniü meşak (zahmet) arzulanırsa, sabr ü tahammül eylerim. Hidmet-i ibadullah (halka hizmet) tamama ermeyince seferden dönmem. Elbette kendim giderim!.”

Leave your vote

0 points
Upvote Downvote

Comments

0 comments